TÜMÖD Genel Başkanı ve ADD Genel Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI'nın, 13 Mayıs 2007 İzmir Mitingi Konuşması

Değerli Atatürkçüler,

Ulusumuzun 14 Nisan’da Tandoğan’da yükselen hareketi, büyük kitleleri bir araya getiren değişik toplantıların ardından bugüne geldi.

Yüce Atatürk’ün komutasındaki birliklerin emperyalizmin güdümündeki işgalcilere son darbeyi indirdiği bu kentteki, bugün bir kere daha tanık olduğumuz dip dalganın varlığını ilk defa keşfetmiş olan Attilâ İlhan’ın diyarı güzel İzmir’deki bu buluşmamızın, heyecanımıza heyecan katan ayrı bir anlamı bulunmaktadır.

İzmir, karşı karşıya bulunduğumuz sorunu en temel noktalarından ele alabileceğimiz bir yerdir.

14 Nisan mitinginden bu yana medyanın küresel sermayenin güdümündeki bölümü, ezberini şaşırdı. Olup bitenleri gizlemek veya çarpıtmak konusunda büyük güçlük çektiler.

Ama boşuna. Bir kere daha görülüyor ki, medya onlarınsa meydanlar bizimdir!

Cumhuriyet tehlikede olduğu için bir araya gelip tepkilerimizi dile getiriyoruz. Cumhuriyet tehlikede, onun temelinde yatan, onun özünü oluşturan Atatürkçülük, değişik görünümlere bürünmüş saldırılarla karşı karşıya.

Din sömürücüleri, bölücüler, numaracı cumhuriyetçiler görünürdeki amaçlarının tam tersi doğrultudaki bir yolda eleleler.

Din sömürücüleri en büyük kötülüğü dine yapmaktalar. Kimilerinin “ben Hıristiyanım” diye bağırarak sokaklara dökülme noktasına gelmesi, bir yönüyle de din sömürücülerinin İslamiyet’e verdikleri itici görüntünün sonucudur.

Öte yandan, bir zamanların Afrika yerlileri gibi, elimize bedava İncil tutuşturulurken, topraklarımızın önemli bir bölümünün haraç mezat başkalarının eline geçtiğini görmekteyiz.

Bir kısım toprak ağalarıyla emperyalizmin ittifakının ürünü olan bölücüler, Güneydoğudaki yurttaşlarımızın felaketini hazırlamakla meşguller.

Onların misyonu kuzuyu sürüden ayırıp, kurda teslim etmektir.

Onların misyonu, Güneydoğudaki yurttaşlarımıza kestaneyi ateşten alma rolünü oynatmak, sonuçta bölge zenginliklerini efendilerinin kullanımına sunmaktır.

AB belgelerinde bu bölgenin yönetiminin “uluslararası komisyon”a (yani, küresel efendilere) verileceği açıkça ilan edilmiştir.

Numaracı Cumhuriyetçiler, sözde demokratikleşme istiyorlar.

Atatürkçülüğe bunun için karşılarmış. Atatürk, faşizmin ve emperyalizmin zulmünün dorukta olduğu bir dönemde, çağının en demokratik rejimini kurmuştur. Atatürk, demokratikleşmenin temel koşulu olan bağımsızlık mücadelemizin önderidir.

Onlar ise, demokratikleşme adı altında bağımsızlığımıza son verilmesini, sömürgeleşmemizi istiyorlar.

Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar değerli bir ülkedir diyen onlardır.

Bütün bunların gerisinde küresel egemenlerin, yaklaşan sonlarından kurtulabilmek için küreselleşme görüntüsü arkasına sığınarak yeryüzü zenginliklerini yağmalama ve insanlığı köleliğin yeni ve çağdaş bir türüne mahkûm etme niyetlerinin bulunduğu açıkça görülmekte.

Bu açıdan bakıldığında ülkemizde Atatürkçülüğe yönelik saldırıların, Batı’da sosyal devlete yönelik saldırılarla eş zamanlı olarak tırmanışa geçmiş olması düşündürücüdür. Çünkü Atatürkçülük, önemli bir yanıyla Türkiye’ye özgü bir sosyal devlettir.

Ancak, unutmamak gerekir ki Atatürkçülük, aynı zamanda, Batı’daki sosyal devletle karşılaştırılamayacak kadar yüce ve erdemlidir. Çünkü başarısı ve kazanımları Batı’daki sosyal devlet gibi istila ve sömürü üzerine temellenmemiştir.

Sosyal devlet ülke içindeki işsizlikten, yoksulluktan, sosyal adaletsizlikten kendisini sorumlu sayan devlettir. Atatürkçü cumhuriyete de bu nedenledir ki “kimsesizlerin kimsesi” denilmiştir.

Batı’da sosyal devleti yıktıktan sonra yerine getirmek istedikleri, neoliberalizm adı altında 19. yüzyıl vahşi kapitalizmidir. Ülkemizde Atatürkçülüğe son verdikten sonra kurmak istedikleri tam bir sömürge yönetimidir. Üstelik Batı’da örgütlü işçilerin direnişi sayesinde bu çabaları belli ölçüde sınırlı kalmıştır. Bize ise, kendilerinde olmadığı kadar ağır koşulları dayatabilmekteler.

Batı’da sosyal devlet, 19. yüzyıl vahşi kapitalizminin ağır mirasının sökülüp atılmasında önemli bir rol oynamıştı. Büyük ekonomik bunalımların ve onlarla bağlantılı olarak patlak veren 1. ve 2. paylaşım savaşlarının ardından, sosyal devlet bir cankurtaran simidi olarak işlev görmüştü.

Ne var ki 1970’lerde baş gösteren yeni bir ekonomik bunalım dalgası, sosyal devlete karşı ilan edilen cihadın gerekçesi yapılabildi. Batılı sosyal demokrat liderler arasında bunalımın nedenleri konusunda gerçekçi teşhislerde bulunanlar olmuştu. Bunların başında gelen Willy Brandt, Olof Palme gibi isimler, sosyal refahın ve sosyal adaletin bir avuç ayrıcalıklı Batı toplumları çerçevesinde belli ölçüde gerçekleştirilmiş olmasına karşın, yeryüzünde zengin ve yoksul ülkeler arasındaki uçurumun giderek büyüdüğünü görmüşlerdi. Onlar, nalıncı keseri gibi hep zenginlerden yana yontan mevcut işleyişe son verilmesini ve yoksul ülkelerin sorunlarını çözecek bir yeniden yapılanmanın, sanayileşmiş zengin ülkelerin sorunlarının aşılmasını da sağlayacağını savunmaktaydılar. Bunun için “uluslararası yeni ekonomik düzen” tezi ile ortaya çıktılar. Ancak, Palme’nin öldürülmesi ve diğerlerinin de değişik yöntemlerle politik yaşamdan silinmesiyle, bu tez sahipsiz kaldı ve unutuldu.

Tarihin çarkını ileriye doğru çevirmesi beklenen güçler, başarısızlığa uğradı. Bunlar kimlerdi. Bunların kimler olduğunu gene Atatürk, 1920’lerde yazdıklarında belirlemiştir. Büyük önder bu bağlamda batının işçi sınıfının ve kendi deyişiyle mazlum milletlerin (günümüzdeki adıyla Üçüncü Dünya ülkelerinin) ittifakının önemine işaret etmiştir.

Batının işçi sınıfı, kapitalist bencilliğin ideolojik tutsaklığından kendisini kurtaramadığı içindir ki kendisinden beklenen bu tarihsel sorumluluğun gereğini yerine getiremedi. Üçüncü Dünyanın sömürüsüne gözlerini kapattı. Bu konuda emperyalizmin suç ortağı olmaktan yarar umdu. Mazlum milletler ise, sürekli olarak emperyalizmin böl-yönet politikasının kurbanı oldukları için tarihsel bir güç olmanın çok uzaklarında kalmışlardır.

Sonuçta, insanlığın gelişimi bir duvara çarpmış gibi olmuş ve sanki duvara çarpmış bir top gibi gerisin geri sıçramıştır. Bu anlamda bir çağ atlama süreci yaşadığımız doğrudur. Neoliberal küreselleşme çizgisinde 19. Yüzyıla doğru çağ atladık. Dahası var. Bush’un ve Blair’in açıkça ilan etmiş oldukları gibi, Haçlı seferlerinin gündemde olduğu yeni bir Orta Çağ’a ayak basmış bulunuyoruz.

2. Dünya Savaşı öncesiyle benzeşen durumlar ortaya çıkmıştır. Bazı belirlemelere göre, Üçüncü Dünya açısından 3. Dünya Savaşı çoktan başlamış bulunuyor. son zamanlarda, tedavisi mümkün olan salgın hastalıklardan, açlıktan ve özünde emperyalist müdahalelerin neden olduğu iç çatışmalardan dolayı bir yılda ölen insan sayısı, 2. Dünya Savaşında beş yılda ölenlerin sayısından daha fazladır.

19. Yüzyıl vahşi kapitalizminin ülkemizdeki yansıması, Atatürkçülüğün yerine, çocuğuna iş isteyene “biz herkese iş bulmak zorunda değiliz” diyen veya derdini “anamı ağlattınız” diyerek dile getiren yurttaşa “ananı da al git” diyen zihniyetin iktidar olması şeklinde belirmiştir.

İşsizlik çığ gibi büyümektedir. Eğitim, sağlık politikalarının temelinde yatan Atatürkçü anlayışa son verilmiş; öğrenci, hasta, müşteriye dönüştürülmüştür.

Vahşi kapitalizme teslimiyetin bir sonucu olarak, Atatürkçülüğün ulusumuzun dişinden tırnağından eksilterek oluşturduğu ekonomik varlıklarımız arsa fiyatına “babalar gibi” satıldı.

Teletaş gibi araştırma kurumları satıldı. Yani beynimizi sattık. Para bu sistemin kanıdır, banka kalbidir. Şimdi kalbimizi de satıyoruz. Elden çıkmayan yeraltı kaynağımız kalmamış gibidir. Petrol yağmasını Cumhurbaşkanı Sezer’in sayesinde önlemiş bulunuyoruz. İzmir limanı satıldı ey İzmirliler! İzmir limanı artık İzmir’in de, Türkiye’nin de değildir.

Ulusumuz, bu gidişe boyun eğmeyi reddettiği içindir ki, meydanları doldurarak sesini yükseltmektedir. 20. Yüzyılın başında Atatürk’ün önderliğinde “bizi mahvetmek isteyen emperyalizme” başkaldırmış bir ulusun evlatlarıyız. Bugün de başta Latin Amerika olmak üzere dünyanın dört bir köşesinde bu yolda direnenler var, yalnız değiliz.

Kuşkusuz, halkımızın bu dik duruşumuzdan rahatsız olanlar da var. Ne yapacaklarını şaşırmışlardır. Biz Duisburg’da miting yaptığımız gün eski Alman Şansölyesi Schröder’in bir demeci yayınlandı. Halkımızın Atatürkçü Cumhuriyete bağlılık hareketine yakınlık gösterdiği için CHP’yi tehdit ediyor. CHP’yi Sosyalist Enternasyonal’den çıkarmak gerektiğini söylüyor. Asıl bunu yapmakla kendisinin Türk demokrasisine müdahaleye kalkıştığını unutuyor. Ülkemizi AB’nin bekleme odasına hapsetmiş ve taviz üstüne taviz, taciz üstüne taciz bindirenler de onlar değil mi?

Condoleezza Rice Hanım da, dünkü demeciyle Türkiye’de demokrasinin savunuculuğu rolüne soyundu. Sanki ülkemizin coğrafyasını değiştireceklerini ilan etmiş olanlar onlar değil, Türkiye’yi bölme haritalarını yayınlayan onlar değil midir! Allende’nin Şili’sinde, Musaddık’ın İran’ın da ve başka pek çok yerde olduğu gibi demokratik süreci dinamitlemiş olanlar onlar değil midir?

Halkımız kendi demokrasisini kendisi korumaya ve kurmaya muktedirdir. Bu noktada şunu özellikle belirtmek isterim. Miting düzenlediğimiz her yerde toplanan milyonlar, bize bir görev yüklediler. Burada olduğu gibi, “onlara söyleyin birleşsinler” diye haykırdılar. Halkımızın sesine kulak verilmeli ve küçük hesaplar bırakılmalıdır.

Kuşkusuz şu da önemli: birleşmek kadar, hangi çizgide birleşildiği konusunun da büyük önemi vardır. Beğenmediklerimizi sandığa gömmeyi öğrendik. Sandıktan kendi tercihimizi çıkarmayı da başarmalıyız. Sandıktan çıkarmamız gereken Atatürkçülüktür.

Yalnızca laiklik ilkesini değil, Atatürk’ün tüm ilkelerini yürekten benimsemiş bir demokratik iktidar, Atatürk’ün öncülüğünde kurulmuş olan bu devlete er geç ve yeniden damgasını vuracaktır. Laikliğin yanı sıra, devletçilik, halkçılık, cumhuriyetçilik, devrimcilik ve (özünde anti emperyalizm demek olan) milliyetçilik ilkeleriyle birlikte bir bütün olarak Atatürkçülük, mutlaka ve mutlaka yeniden iktidar olacak ve biz dünyaya bir kere daha örnek olacağız.

Biz bunları söylerken, içe kapanmayı, dünyadan kopmayı istediğimizi ileri sürenler bulunacağını biliyorum. Oysa, dünyaya açılmanın, başka uluslarla eşitlik temelinde işbirliği ve dayanışma içinde olmanın ön koşulu, kendi kendisini yöneten bir ulus olmaktır. Eğer bu yoksa, bir başka iradeye teslimiyet var demektir. Bunun adı sömürgeleşmedir. Onlar, sömürge olmayı dünyaya açılma gibi göstererek dayatmak istiyorlar.

Biz bunları söylerken, geçmişe dönmeyi önerdiğimizi söyleyenler olacağını da biliyorum. Oysa asıl geçmişe dönenler kendileridir; 19. yüzyıla, Orta Çağ karanlığına dönmemizi isteyen onlardır.

Atatürkçülük yalnızca düne ait değildir.

Bugün olduğu gibi yarınımızı aydınlatacak olan da onun ışığı olacaktır!